bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort eskişehir escort bayan bayan escort istanbul istanbul bayan escort mecidiyeköy escort istanbul bayan escort izmit escort istanbul bayan escort fatih escort bayan escort kayaşehir escort konya ktunnel
Bugun...



6284 Kadına Şiddet, Cinsel İstismar ve Hukukun Manüplasyonu
Tarih: 27-04-2018 21:25:18 Güncelleme: 27-04-2018 22:00:18 + -


6284 Kadına Şiddet, Cinsel İstismar Tarihi ve Hukukun Manüplasyonu, Aile Hakları Basın Açıklaması: 28 Nisan Cumartesi saat:14, Araştırma Kültür Vakfı AKV-SEKAM salonu, http://akv.org.tr/ Konular: EYS, Ebeveyn Yabancılaşma Sendromu, Velayet, nafaka hapsi, sürekli nafaka, 6284, aile reisliği mal rejimi, ortak velayet ve çocuk icrası Aile Hakları Forumu: 5Mayıs Cumartesi Saat:14 Araştırma Kültür Vakfı, Fatih, Horhor cad. yeşiltekke sk4 http://akv.org.tr/ Davetliler liste haberin sonunda

facebook-paylas
Tarih: 27-04-2018 21:25

6284 Kadına Şiddet, Cinsel İstismar ve Hukukun Manüplasyonu

6284 Kadına Şiddet, Cinsel İstismar ve Hukukun Manüplasyonu

mücahit gültekinTürkiye’de aileyi kamunun denetimine açmak: Kadına şiddet, cinsel istismar ve hukukun manüplasyonu

Neo-liberal kültür, sadece kayıt dışı ekonomiyi değil, kayıt dışı ilişkiyi de problemli olarak görür. Mahremiyet ya da akrabalık ilişkileri görünür olmamaya gerekçe olarak sunulamaz. Görmek asıldır. Şeffaflık mecburidir. Feministlerin sloganında söylendiği gibi: “Özel olan politiktir.”. Fakat evin şeffaflaşması, sadece evi görünür kılacaktır. Tehlike burada bitmez. İçimden geçenler de görünür kılınmalıdır.

1945 sonrası Türk-Amerikan ilişkilerini dönemin gazetelerinden araştırırken, 1950 yılındaki Cumhuriyet ve Zafer gazetelerinde yer alan “cinsiyet değiştirme” haberleri ilgimi çekti. Cumhuriyet’i biliyorsunuz. Zafer de Demokrat Parti’nin yarı resmi yayın organıydı. 27 Şubat 1950 tarihli Zafer’deki “Üç defa cinsiyet değiştiren kadın” haberi 3 sütuna tam sayfa olarak verilmişti. Özel bir araştırma yapmadım konuya ilişkin. Ama bu haberlerin, Akşam, Cumhuriyet, Zafer gibi yayın organlarında çıkması, Kinsey’in araştırmasının 1948 yılında yayınlandığını ve o yıllarda yönümüzü tam gaz ABD’ye döndüğümüzü düşündüğümüzde, daha bir ilgi çekici hale geliyor.

Demek ki, trans kimlikler mevzusu en az 70 yıldır Türk basınında işleniyor. Bunu bir kenara not ettikten sonra son 15-20 yılda ülkemizde olup bitenlere hızlıca bir göz atalım önce.[1]

***

1 Ocak 2001 yılında Türk Medeni Kanunu’nda bazı önemli değişiklikler yapıldı. “Ailenin reisi kocadır.”ibaresi kaldırıldı. Meslek seçiminde eşlerden birinin diğerinin iznini alma zorunluluğu kaldırıldı. Ancak konumuz açısından önemli olan gelişme, yeni kanunun evlenme yaşını erkek ve kadın için eşitlemiş ve 17’ye yükseltmiş olmasıydı.

7 Mayıs 2004 tarihinde ise, uluslararası anlaşmaların iç kanunla çelişmesi halinde uluslararası sözleşmelerin esas alınacağına ilişkin olan Anayasanın 90. maddesine, daha sonraları çok önemli olduğunu anlayacağımız, küçük bir ekleme yapıldı: “temel hak ve özgürlüklere ilişkin [milletlerarası andlaşmalarla]…” Buna göre, biraz sonra ele alacağımız, İstanbul Sözleşmesi de “temel hak ve özgürlüklere” ilişkin olması sebebiyle, hukuk hiyerarşisinin en üstünde yer alacaktı.

Aynı tarihte 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) yapılan bir değişiklikle evlilik içi tecavüz kavramı getirildi. TCK’da yapılan değişiklikler bununla sınırlı kalmadı; ırz, namus, ahlak, ayıp, edebe aykırı davranış gibi “erkek egemen” söylemler TCK’dan çıkarıldı. Bakire, bakire olmayan ayrımı, kadın-kız ayrımı kaldırıldı.

Burada bir parantez açıp, biraz duralım. Türk Ceza Kanunu’nun değiştirilmesinde Türkiye’deki feminist STK’ların etkisi ayrıca önem taşımaktadır. Bu dernekler, 2002-2004 yılları arasında Kadın Bakış Açısından Türk Ceza Kanunu başlığıyla bir araya gelmiş ve bir kampanya düzenlemiştir. Kampanya sonuçlarını değerlendirdikleri yazılarında TCK’da 30’a yakın değişiklik yapıldığı belirtilmektedir. Hande Eslen Ziya (2012) Sosyoloji Araştırmaları Dergisi’nde bu hareketlerin Meclis’e nasıl “sızdıklarına” ilişkin 2000 yılından oldukça ilginç bir örnek aktarmaktadır:

“Söz konusu dönemde kadından sorumlu devlet bakanı Hasan Gemici’nin danışmanı olan Selma Acuner Türk Ceza kanunu değişikliğinde kadın hareketinin lobi stratejilerinin başarısından şöyle bahsetti:

Biz, KSSGM’nin [Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü. Daha Sonra Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü olarak değiştirildi] genel müdürü ile birlikte Şubat 2000 tarihinde yapılan bakanlar toplantısına resmen sızdık. O toplantıda öncelikli hedefler belirleniyordu, resmen oraya sızdık ve Hasan Gemici aracılığı ile kadınlar ile ilgili bazı konuları öncelikli hedefler arasına soktuk. Bunlardan birisi Anayasa’nın 10. maddesidir, birisi KSSGM’dir, bir başkası da Medeni kanunun öne çekilmesidir.”

Devam edelim.

Türkiye’de bu gelişmeler yaşanırken, 2004 yılında ise dünya ilk pedofili partisinin yasallaştığına şahit olmuştu. Hollanda’da kurulan PNVD (Kardeşçe Sevgi, Özgürlük ve Farklılık Partisi!)  isimli bir parti çocuklarla ve hayvanlarla cinsel ilişki kurulmasını savunuyordu. Halk partinin kapatılması için Lahey Bölge Mahkemesi’ne başvurdu. Ancak mahkeme başvuruyu “özgürlük” gerekçesiyle reddetti ve parti yasallaştı.

Aynı yıl Türkiye ile AB arasında “zina krizi” patlak verdi. Zinayı suç ve ceza kapsamına alan teklif AB’yi ayağa kaldırmıştı. Gül’ün danışmanı Ahmet Sever anılarını anlattığı kitabında: “AB’nin en önemsediği reformlardan biri de Türk Ceza Kanunu’nun, AB standartlarıyla uyumlu hale getirilmesiydi.” dedikten sonra, krizin nasıl aşıldığını ayrıntılarıyla anlatmaktadır. AB, zina varsa AB’yi unutun, demiş. 22 Eylül 2004 tarihinde Başbakan Brüksel’e gelmiş, Conrad Oteli’nde yapılan toplantıda, zina meselesi tekliften çıkarılmış, konu “tatlıya” bağlanmıştı.

Bir yıl sonra, 2005’te, ilk LGBT dernek, KAOS GL kuruldu. Ankara Valiliği “Hukuka ve ahlâka aykırı dernek kurulamaz” hükmü gereğince derneğin kapatılması için Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na başvurdu. Savcılık, AB siyasi kriterleri, Katılım Ortaklığı Belgesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni gerekçe göstererek kapatılma istemini reddetti. O tarihten kısa bir süre önce Ankara, ironik bir şekilde, Brüksel’den müzakere tarihi alan hükümetin bu başarısını Kızılay Meydanı’nda kutlamış, AB’ye girecek olmanın coşkusunu yaşamaya başlamıştı.

2006 yılında “namus cinayetlerinin” önlenmesine yönelik Başbakanlık genelgesi yayınlandı.[2]

2009 yılında, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından Türkiye’nin o güne kadarki en büyük örneklemli araştırması yayımlandı. Türkiye’nin 51 ilinde 24 bin 48 hanede yapılan araştırmada “Aile Kadınlar İçin Ne Kadar Güvenli?” başlığının altında şu ifadeler yer alıyordu[3]:

“Araştırma sonuçları hem kadınlar hem de toplum tarafından en güvenli ortam olarak düşünülen ailenin aslında kadınlar için güvenli bir ortam olmadığını göstermektedir. 10 kadından 4’ünün birlikte yaşadıkları erkekler tarafından şiddete maruz kalmaları, aile ortamının kadınlar için tehdit edebilecek bir kurum haline dönüştüğünü göstermektedir.

Üzerinde aile bakanlığının logosunun bulunduğu bir araştırmada “aile kadınlar için güvenli değildir.”ifadesinin yer alması kıyametler filan koparmadı. Bilakis benzer ifadeler, yine Aile Bakanlığı’nın 2014 yılında yaptığı araştırmada da yer aldı. Bu iki araştırmanın Türkiye’deki aile politikalarının yönlendirilmesinde ve buna ilişkin yasal düzenlemelerde önemli bir etkisi vardı.

2009 yılında ilginç bir olay daha yaşandı. Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, Viyana’da AB Aileden Sorumlu Devlet Bakanları Toplantısına katılmıştı. Kavaf, sonuç bildirgesindeki “farklı aile formları” ifadesine itiraz etmiş ve bildirgeyi imzalamamıştı. Sebep, “farklı aile formları” ifadesinin “eşcinsel aileleri” de kapsıyor olmasıydı.

Bunun üzerine Türkiye’de kızılca kıyamet koptu. Bakan aleyhine feminist hareketler deyim yerindeyse bir “cadı avı” başlattı. AK Parti içinden de Kavaf’a yönelik eleştiri sesleri yükseldi. Ak Parti Sivas milletvekili Nursuna Memecan Kavaf’ın sözlerini “talihsiz sözler” olarak niteledi. O dönem AB Başmüzakerecisi olan Egemen Bağış “Ben eşcinselliği bir hastalık olarak görmüyorum.” dedi. Kavaf sonraki dönem aday olmadı. Yerine Fatma Şahin geldi. Şahin, Bakan koltuğuna oturduktan hemen sonra, Eylül ayında yeni anayasaya ilişkin eşcinsel derneklerin de davet edildiği bir toplantı yaptı. Toplantıda, eşcinsel hakların anayasaya alınmasına “pozitif” baktığını ifade etti.

2010 yılında, Anayasa’nın 41 maddesinde yer alan “Aile, Türk toplumunun temelidir.” ifadesinin yanına usulca, “ve eşler arasında eşitliğe dayanır.” hükmü eklendi. Böylelikle aile kurumu temsilden mahrum bırakılmış oluyordu.

Ancak asıl önemli gelişme, 2011 yılının mayıs ayında yaşandı. Türkiye kısa adı İstanbul Sözleşmesi olan “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” başlıklı uluslararası sözleşmeye imza atan ilk ülke oldu ve sözleşme hiç bir maddesine çekince konulmadan ve tek bir ret oyu almadan 25 Kasım 2011’de Meclis’ten geçti; 29 Kasım 2011’de Resmi Gazete’de yayınlandı ve 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girdi.  Bu anlaşmanın önemi LGBT’lerin sözleşmenin 4. maddesi gereği yasal güvence altına alınmış olmasıydı.

Dahası, Sözleşmenin tanımlar bölümünde aynen şu ifade yer alıyordu: “Kadınlar kelimesi 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da kapsar.”.

Sözleşmenin bunlar kadar önemli olan bir başka maddesi ise, 48. maddeydi ve buna göre karı-koca arasındaki problemlerde, “arabuluculuk ve uzlaştırma da dahil olmak üzere” alternatif “çatışma çözüm süreçleri” yasaklanıyordu. Ülkemizde Adalet Bakanlığı’na bağlı Arabuluculuk Daire Başkanlığı bulunuyordu. Çek senet meselelerinden, başka pek çok konuya ilişkin “arabuluculuk” imkanı tanınan ülkemizde, karı-koca arasındaki “şiddet iddiası” içeren sorunların çözümünde arabuluculuğa izin verilmiyordu.

Ardından, 2012 yılında 6284 sayılı kanun çıkarıldı. Kanunun ikinci maddesi, -hukukçulara göre, alışılmadık bir biçimde- İstanbul Sözleşmesi’ni esas aldığını belirtiyordu. Diğer bir ifadeyle, aile ve kadına ilişkin çıkarılan kanun, AB Konseyi’nin kadın ve aile algısını temel alıyordu. Yeni kanunla yapılan düzenlemelerin en dramatik sonucu, kadına yönelik şiddetin önlenmesi gerekçesiyle kadının “beyanının esas” kabul edilecek olmasıydı. Buna göre, hukukun “masumiyet karinesi” rafa kaldırılıyor, kadının beyanıyla koca hakkında en hızlı şekilde “yasal tedbir” uygulanıyordu. 6284 sayılı kanunun uygulama yönetmeliği 18 Ocak 2013 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlandı. Yönetmeliğin 30. maddesinin 3. bendi şöyle demektedir:

Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz.Önleyici tedbir kararı, geciktirilmeksizin verilir. Kararın verilmesi, Kanunun amacını gerçekleştirmeyi tehlikeye sokabilecek şekilde geciktirilemez.”

***

Şeffaf Ev: Ailenin Kamu Denetimine Açılması

Bir önceki yazımızda Rockefeller Vakfı’nın finanse ettiği çalışmalarla ABD’de hukuk sisteminin nasıl değiştirildiğini aktarmıştık. Bugün, ülkemizde benzer bir süreç yaşanmaktadır. Reisman’ın ABD için vurguladığı tehlikenin bir adım ötesine geçmiş bulunuyoruz: Aile sinoptik evrene dahil edilmelidir. Ülkemizde hukukun aileye karşı yeniden yapılandırılması bu bakımdan garipsenecek bir şey değildir.

Fakat hukukun yapılandırılma süreci henüz bitmemiştir. Bugün ardı ardına yayınlanan “istismar”, “tecavüz”, “ensest” haberlerinden yeni bir hukuk üretileceğinden kimsenin şüphesi olmasın.

Artık ev şeffaf hale gelecektir. Byung-Chul Han’ın Flusser’den (1997) aktardığı şu sözler olup biten şeyleri özetlemektedir: “Duvar, çatı, pencere ve kapıdan oluşan sağlam ev maddi ve gayri maddi kablolarla delik deşik edilmiş, çatlaklardan iletişim rüzgarlarının estiği bir harabeye dönmüştür.”. Han, şunu ekliyor: “İletişim ve enformasyonun dijital rüzgarı her şeyin içine işler ve her şeyi şeffaf hale getirir.”.

İlgilendiği her şeyi bir pazar olarak gören küresel sermaye, görünmeyene düşmandır. Çocuklara, kadınlara, gençlere doğrudan ulaşmayı engelleyen her şeyi “şeffaf olmamak”la canavarlaştırır. Görünmeyen şey kötüdür. “Şeffalık mecburiyeti” der, Han, “Görünürlüğe tabi olmayan her şeyi şüpheli bulur. Şiddeti buradadır.”.

Hukuk, hepimizi birer teşhir ürününe dönüştürmek için manipüle ediliyor. Sadece devletin değil, toplumun da göremediği her şeye “şüpheyle” bakması tavsiye ediliyor. Yukarıda bahsettiğim araştırmada ailenin “güvenilmez” olarak kodlanması boşuna değildir. Metis Yayınlarından çıkan Pınar İlkkaracan, Leyla Gülçür ve Canan Arın’ın yazdığı kitabın adı da bu güvenilmezliği/şüpheyi açıkça yansıtır: Sıcak Yuva Masalı.

Ev şeffaflaşana kadar, herkes tarafından görülebilir hale getirilene kadar bu şüphe devam edecektir. Han’ın sık sık söylediği gibi: “Şiddet buradadır.” Artık hepimiz şüpheliyiz. Hepimiz, sadece olası bir mağdur değiliz, aynı zamanda her birimiz olası bir sapık olarak görülüyoruz: Gizleyecek/örtecek/saklayacak bir şeyimizin olması, bizi sadece şüpheli hale getirmez, aynı zamanda bize yapılacak formel ve informel müdahaleler için esaslı bir gerekçe oluşturur. Neo-liberal kültür, sadece kayıt dışı ekonomiyi değil, kayıt dışı ilişkiyi de problemli olarak görür. Mahremiyet ya da akrabalık ilişkileri görünür olmamaya gerekçe olarak sunulamaz. Görmek asıldır. Şeffaflık mecburidir. Feministlerin sloganında söylendiği gibi: “Özel olan politiktir.”.

Fakat evin şeffaflaşması, sadece evi görünür kılacaktır. Tehlike burada bitmez. İçimden geçenler de görünür kılınmalıdır. Michia Kaku Zihnin Geleceğikitabında, beynimizin içinden geçenleri görselleştirilebilecek bir makinenin -ilkel düzeyde de olsa- yapılabildiğini bize haber vermektedir. Sonuçta “iyi dokunuşla”, “kötü dokunuşu” ayırt edebilecek bir makineye ihtiyacımız var. Niyet de görünebilir olmalıdır.

Sorun istismar değildir. Bir şeylerin görünemiyor olmasıdır.[4] Niedzviecki (2010) Dikizleme Kültürükitabında Padme adındaki bir ev hanımının açtığı kişisel bloğu anlatır. Padme, kocasıyla yaşadığı her şeyi bloğunda yazmaktadır. Yazmakla kalmamakta, kocasıyla yaşadıklarını da videoya kaydedip bloğuna koymaktadır. Bloğunun adı şeffaflık ideolojisinin bir cümlelik anlatımıdır: Karanlık Tarafa Yolculuk. Zaten Padme de, 1 milyon 600 bin takipçisinin ardındaki sırrı şöyle açıklıyor: “Pek çok insan şeffaflığımızdan hoşlanıyor.”. Padme’nin anlattıklarında ilginç olan bir şey daha var: Padme kocasını “Efendi” kendisini ise “köle” olarak tanımlıyor. İzleyicileri bu Efendi-Köle ilişkisini merak ediyor.  Padme, artık bloğuna reklam da almaya başlamış. Şeffaflık, dünyamızda ödüllendiriliyor. Han’ın deyimiyle: Şiddet buradadır. Ancak Padme’nin kamuya açtığı hayatını bilmeyen birileri var. Çocuklarının ya da yakınlarının bir gün bloğundan haberdar olmasından korkuyormuş. Padme burada korkmalı mıdır? Ya da kendini ev hayatını ifşa ettiği için suçlu hissetmeli midir? Soruyu şöyle sorarsak cevabı daha kolay bulabiliriz: Şeffaf olmak suç mudur?

*

Ev/aile bugün kamunun denetimine çoktan açıldı bile. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı 2012 yılında Han’ın bahsettiği maddi kablolardan birini uygulamaya koydu. 18 Ekim 2012 tarihinde “panik butonu” ve “elektronik kelepçe” uygulamaları için Bursa pilot bölge seçilmişti. Bir kaç yıl sonra akıllı telefonlara indirilebilen panik butonu uygulamaları hizmete sunuldu.

1946 yılında ABD Michigan Senatörü Arthur Vandenberg Başkan Truman’a, halkını savaşa ikna etmek istiyorsan, onların “ödünü patlatmalısın” demişti. Klein buna Şok Doktrini diyor. Korkutulmuş ve şoke edilmiş bir toplum her türlü telkine açık hale gelecektir.

Uzmanların “istismarı önlemek için” verdiği nasihatlerden biri çok ilginçtir: Çocuğa, en yakınlarının bile vücuduna dokunmaması için eğitim verilmelidir. Frank Furedi, Paranoyak Anne-Babalık kitabında tam da bu konuya değinir. Artık bir çocuğun başını okşamak da şüpheli bir şeydir; ebeveyni bile olsanız. Dahası, çocuk da en yakınlarını “güvenilmez” olarak algılar. Ne de olsa, istismar “en yakından” gelmektedir.

İstismarın en yakından gelmesi önemli bir şeydir. “En yakınların” kişiliklerinin ne olduğu, “en yakının eyleminin beslenme kaynakları” vs. önemli değildir. Hatta en yakının eyleminin cezalandırılması da asıl değildir. “Ceza” o yüzden tartışılması gereken bir şeydir: İdam olmamalıdır. Eylemden daha çok “en yakın” olmanın önemi vardır. “En yakınlık” olağan şüphelilik demektir. Artık günümüzde, amca, dayı, yeğen olmak riskli bir şeydir; ebeveyn olmak da.

En yakınların “uzaklaşması ya da uzaklaştırılmasının” bir kamu meselesi, hukuk meselesi haline gelmesi garipsenmemelidir. Ev şeffaflaşana kadar sürekli bir “olay mahalli” muamelesi görecektir. Mekan şeffaflaşacak, “olağan şüpheliler” çocuktan uzaklaştırılacaktır. Şeffaflık ideolojisi, hedefiyle arasında bir şeylerin olmasına tahammül edemez.

“Şeffaflık, neoliberal bir aygıttır.” der Hal, “Buna karşın gizlilik, yabancılık ve ötekilik sınırsız iletişime engel oluşturur. Şeffaflık adına bunlardan kurtulmak gerekir. Şeffaflık insanı camlaştırır. Şiddeti de buradadır. Sınırsız özgürlük ve iletişim topyekûn kontrol ve gözetime dönüşüyor.”.

Şiddet, tam da buradadır.

 


[1] Bu yazı, bir önceki yazının devamı olarak kaleme alınmıştır.

(Cinsel İstismar ve Hukukun Manipülasyonu: Amerika) “Cinsel İstismarın Tarihi” başlığı ile biz çocukaile de yayınlandık.)

[2] Bu genelgenin ve Türkiye’de konuya ilişkin yayınlanmış başka resmi belgelerin analiz edildiği araştırma raporu için Bkz.:

-http://aileakademisi.org/arastirma/turkiyede-ve-dunyada-kadina-siddet-arastirmasi-yayinlandi

Diğer raporlar için bkz.:

-http://aileakademisi.org/arastirma/arastirma-toplumsal-cinsiyet-esitligine-dayali-politika-uygulayan-uelkelerde-kadin-ve-aile

-http://aileakademisi.org/arastirma/aile-politikalari-ve-istanbul-sozlesmesi

[3] Bu araştırmada ve Türkiye’de kadına şiddet söyleminde kullanılan diğer istatistiklerdeki manipülasyonları ele alan rapor için bkz.: http://aileakademisi.org/arastirma/turkiyede-ve-dunyada-kadina-siddet-arastirmasi-yayinlandi

[4] Bkz. http://www.islamianaliz.com/yazi/istanbul-kids-fashion-ve-yapisal-istismarin-gorunmez-kilinisi-3577#sthash.ILZMAqvs.dpbs

Yrd. Doc. Dr. Psikolojik Danışman Mücahit Gültekin



Kaynak: cocukaile.net

Editör: ademcevik.com



Etiketler : 6284 Kadına Şiddet Cinsel İstismar ve Hukukun Manüplasyonu mücahit gültekinTürkiye’de aileyi kamunun denetimine açmak: Kadına şiddet cinsel istismar ve hukukun manüplasyonu Neo-liberal kültür sad 6284 Kadına Şiddet Cinsel İstismar ve Hukukun Manüplasyonu mücahit gültekinTürkiye’de aileyi kamunun denetimine açmak: Kadına şiddet cinsel istismar ve hukukun manüplasyonu Neo-liberal kültür sadece kayıt dışı ekonomiyi değil kayıt dışı ilişkiyi de problemli olarak görür. Mahremiyet ya da akrabalık ilişkileri görünür olmamaya gerekçe olarak sunulamaz. Görmek asıldır. Şeffaflık mecburidir. Feministlerin sloganında söylendiği gibi: “Özel olan politiktir.”. Fakat evin şeffaflaşması sadece evi görünür kılacaktır. Tehlike burada bitmez. İçimden geçenler de görünür kılınmalıdır. 1945 sonrası Türk-Amerikan ilişkilerini dönemin gazetelerinden araştırırken 1950 yılındaki Cumhuriyet ve Zafer gazetelerinde yer alan “cinsiyet değiştirme” haberleri ilgimi çekti. Cumhuriyet’i biliyorsunuz. Zafer de Demokrat Parti’nin yarı resmi yayın organıydı. 27 Şubat 1950 tarihli Zafer’deki “Üç defa cinsiyet değiştiren kadın” haberi 3 sütuna tam sayfa olarak verilmişti. Özel bir araştırma yapmadım konuya ilişkin. Ama bu haberlerin Akşam Cumhuriyet Zafer gibi yayın organlarında çıkması Kinsey’in araştırmasının 1948 yılında yayınlandığını ve o yıllarda yönümüzü tam gaz ABD’ye döndüğümüzü düşündüğümüzde daha bir ilgi çekici hale geliyor. Demek ki trans kimlikler mevzusu en az 70 yıldır Türk basınında işleniyor. Bunu bir kenara not ettikten sonra son 15-20 yılda ülkemizde olup bitenlere hızlıca bir göz atalım önce.[1] *** 1 Ocak 2001 yılında Türk Medeni Kanunu’nda bazı önemli değişiklikler yapıldı. “Ailenin reisi kocadır.”ibaresi kaldırıldı. Meslek seçiminde eşlerden birinin diğerinin iznini alma zorunluluğu kaldırıldı. Ancak konumuz açısından önemli olan gelişme yeni kanunun evlenme yaşını erkek ve kadın için eşitlemiş ve 17’ye yükseltmiş olmasıydı. 7 Mayıs 2004 tarihinde ise uluslararası anlaşmaların iç kanunla çelişmesi halinde uluslararası sözleşmelerin esas alınacağına ilişkin olan Anayasanın 90. maddesine daha sonraları çok önemli olduğunu anlayacağımız küçük bir ekleme yapıldı: “temel hak ve özgürlüklere ilişkin [milletlerarası andlaşmalarla]…” Buna göre biraz sonra ele alacağımız İstanbul Sözleşmesi de “temel hak ve özgürlüklere” ilişkin olması sebebiyle hukuk hiyerarşisinin en üstünde yer alacaktı. Aynı tarihte 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) yapılan bir değişiklikle evlilik içi tecavüz kavramı getirildi. TCK’da yapılan değişiklikler bununla sınırlı kalmadı; ırz namus ahlak ayıp edebe aykırı davranış gibi “erkek egemen” söylemler TCK’dan çıkarıldı. Bakire bakire olmayan ayrımı kadın-kız ayrımı kaldırıldı. Burada bir parantez açıp biraz duralım. Türk Ceza Kanunu’nun değiştirilmesinde Türkiye’deki feminist STK’ların etkisi ayrıca önem taşımaktadır. Bu dernekler 2002-2004 yılları arasında Kadın Bakış Açısından Türk Ceza Kanunu başlığıyla bir araya gelmiş ve bir kampanya düzenlemiştir. Kampanya sonuçlarını değerlendirdikleri yazılarında TCK’da 30’a yakın değişiklik yapıldığı belirtilmektedir. Hande Eslen Ziya (2012) Sosyoloji Araştırmaları Dergisi’nde bu hareketlerin Meclis’e nasıl “sızdıklarına” ilişkin 2000 yılından oldukça ilginç bir örnek aktarmaktadır: “Söz konusu dönemde kadından sorumlu devlet bakanı Hasan Gemici’nin danışmanı olan Selma Acuner Türk Ceza kanunu değişikliğinde kadın hareketinin lobi stratejilerinin başarısından şöyle bahsetti: Biz KSSGM’nin [Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü. Daha Sonra Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü olarak değiştirildi] genel müdürü ile birlikte Şubat 2000 tarihinde yapılan bakanlar toplantısına resmen sızdık. O toplantıda öncelikli hedefler belirleniyordu resmen oraya sızdık ve Hasan Gemici aracılığı ile kadınlar ile ilgili bazı konuları öncelikli hedefler arasına soktuk. Bunlardan birisi Anayasa’nın 10. maddesidir birisi KSSGM’dir bir başkası da Medeni kanunun öne çekilmesidir.” Devam edelim. Türkiye’de bu gelişmeler yaşanırken 2004 yılında ise dünya ilk pedofili partisinin yasallaştığına şahit olmuştu. Hollanda’da kurulan PNVD (Kardeşçe Sevgi Özgürlük ve Farklılık Partisi!) isimli bir parti çocuklarla ve hayvanlarla cinsel ilişki kurulmasını savunuyordu. Halk partinin kapatılması için Lahey Bölge Mahkemesi’ne başvurdu. Ancak mahkeme başvuruyu “özgürlük” gerekçesiyle reddetti ve parti yasallaştı. Aynı yıl Türkiye ile AB arasında “zina krizi” patlak verdi. Zinayı suç ve ceza kapsamına alan teklif AB’yi ayağa kaldırmıştı. Gül’ün danışmanı Ahmet Sever anılarını anlattığı kitabında: “AB’nin en önemsediği reformlardan biri de Türk Ceza Kanunu’nun AB standartlarıyla uyumlu hale getirilmesiydi.” dedikten sonra krizin nasıl aşıldığını ayrıntılarıyla anlatmaktadır. AB zina varsa AB’yi unutun demiş. 22 Eylül 2004 tarihinde Başbakan Brüksel’e gelmiş Conrad Oteli’nde yapılan toplantıda zina meselesi tekliften çıkarılmış konu “tatlıya” bağlanmıştı. Bir yıl sonra 2005’te ilk LGBT dernek KAOS GL kuruldu. Ankara Valiliği “Hukuka ve ahlâka aykırı dernek kurulamaz” hükmü gereğince derneğin kapatılması için Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na başvurdu. Savcılık AB siyasi kriterleri Katılım Ortaklığı Belgesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni gerekçe göstererek kapatılma istemini reddetti. O tarihten kısa bir süre önce Ankara ironik bir şekilde Brüksel’den müzakere tarihi alan hükümetin bu başarısını Kızılay Meydanı’nda kutlamış AB’ye girecek olmanın coşkusunu yaşamaya başlamıştı. 2006 yılında “namus cinayetlerinin” önlenmesine yönelik Başbakanlık genelgesi yayınlandı.[2] 2009 yılında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından Türkiye’nin o güne kadarki en büyük örneklemli araştırması yayımlandı. Türkiye’nin 51 ilinde 24 bin 48 hanede yapılan araştırmada “Aile Kadınlar İçin Ne Kadar Güvenli?” başlığının altında şu ifadeler yer alıyordu[3]: “Araştırma sonuçları hem kadınlar hem de toplum tarafından en güvenli ortam olarak düşünülen ailenin aslında kadınlar için güvenli bir ortam olmadığını göstermektedir. 10 kadından 4’ünün birlikte yaşadıkları erkekler tarafından şiddete maruz kalmaları aile ortamının kadınlar için tehdit edebilecek bir kurum haline dönüştüğünü göstermektedir.“ Üzerinde aile bakanlığının logosunun bulunduğu bir araştırmada “aile kadınlar için güvenli değildir.”ifadesinin yer alması kıyametler filan koparmadı. Bilakis benzer ifadeler yine Aile Bakanlığı’nın 2014 yılında yaptığı araştırmada da yer aldı. Bu iki araştırmanın Türkiye’deki aile politikalarının yönlendirilmesinde ve buna ilişkin yasal düzenlemelerde önemli bir etkisi vardı. 2009 yılında ilginç bir olay daha yaşandı. Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf Viyana’da AB Aileden Sorumlu Devlet Bakanları Toplantısına katılmıştı. Kavaf sonuç bildirgesindeki “farklı aile formları” ifadesine itiraz etmiş ve bildirgeyi imzalamamıştı. Sebep “farklı aile formları” ifadesinin “eşcinsel aileleri” de kapsıyor olmasıydı. Bunun üzerine Türkiye’de kızılca kıyamet koptu. Bakan aleyhine feminist hareketler deyim yerindeyse bir “cadı avı” başlattı. AK Parti içinden de Kavaf’a yönelik eleştiri sesleri yükseldi. Ak Parti Sivas milletvekili Nursuna Memecan Kavaf’ın sözlerini “talihsiz sözler” olarak niteledi. O dönem AB Başmüzakerecisi olan Egemen Bağış “Ben eşcinselliği bir hastalık olarak görmüyorum.” dedi. Kavaf sonraki dönem aday olmadı. Yerine Fatma Şahin geldi. Şahin Bakan koltuğuna oturduktan hemen sonra Eylül ayında yeni anayasaya ilişkin eşcinsel derneklerin de davet edildiği bir toplantı yaptı. Toplantıda eşcinsel hakların anayasaya alınmasına “pozitif” baktığını ifade etti. 2010 yılında Anayasa’nın 41 maddesinde yer alan “Aile Türk toplumunun temelidir.” ifadesinin yanına usulca “ve eşler arasında eşitliğe dayanır.” hükmü eklendi. Böylelikle aile kurumu temsilden mahrum bırakılmış oluyordu. Ancak asıl önemli gelişme 2011 yılının mayıs ayında yaşandı. Türkiye kısa adı İstanbul Sözleşmesi olan “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” başlıklı uluslararası sözleşmeye imza atan ilk ülke oldu ve sözleşme hiç bir maddesine çekince konulmadan ve tek bir ret oyu almadan 25 Kasım 2011’de Meclis’ten geçti; 29 Kasım 2011’de Resmi Gazete’de yayınlandı ve 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girdi. Bu anlaşmanın önemi LGBT’lerin sözleşmenin 4. maddesi gereği yasal güvence altına alınmış olmasıydı. Dahası Sözleşmenin tanımlar bölümünde aynen şu ifade yer alıyordu: “Kadınlar kelimesi 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da kapsar.”. Sözleşmenin bunlar kadar önemli olan bir başka maddesi ise 48. maddeydi ve buna göre karı-koca arasındaki problemlerde “arabuluculuk ve uzlaştırma da dahil olmak üzere” alternatif “çatışma çözüm süreçleri” yasaklanıyordu. Ülkemizde Adalet Bakanlığı’na bağlı Arabuluculuk Daire Başkanlığı bulunuyordu. Çek senet meselelerinden başka pek çok konuya ilişkin “arabuluculuk” imkanı tanınan ülkemizde karı-koca arasındaki “şiddet iddiası” içeren sorunların çözümünde arabuluculuğa izin verilmiyordu. Ardından 2012 yılında 6284 sayılı kanun çıkarıldı. Kanunun ikinci maddesi -hukukçulara göre alışılmadık bir biçimde- İstanbul Sözleşmesi’ni esas aldığını belirtiyordu. Diğer bir ifadeyle aile ve kadına ilişkin çıkarılan kanun AB Konseyi’nin kadın ve aile algısını temel alıyordu. Yeni kanunla yapılan düzenlemelerin en dramatik sonucu kadına yönelik şiddetin önlenmesi gerekçesiyle kadının “beyanının esas” kabul edilecek olmasıydı. Buna göre hukukun “masumiyet karinesi” rafa kaldırılıyor kadının beyanıyla koca hakkında en hızlı şekilde “yasal tedbir” uygulanıyordu. 6284 sayılı kanunun uygulama yönetmeliği 18 Ocak 2013 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlandı. Yönetmeliğin 30. maddesinin 3. bendi şöyle demektedir: “Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz.Önleyici tedbir kararı geciktirilmeksizin verilir. Kararın verilmesi Kanunun amacını gerçekleştirmeyi tehlikeye sokabilecek şekilde geciktirilemez.” *** Şeffaf Ev: Ailenin Kamu Denetimine Açılması Bir önceki yazımızda Rockefeller Vakfı’nın finanse ettiği çalışmalarla ABD’de hukuk sisteminin nasıl değiştirildiğini aktarmıştık. Bugün ülkemizde benzer bir süreç yaşanmaktadır. Reisman’ın ABD için vurguladığı tehlikenin bir adım ötesine geçmiş bulunuyoruz: Aile sinoptik evrene dahil edilmelidir. Ülkemizde hukukun aileye karşı yeniden yapılandırılması bu bakımdan garipsenecek bir şey değildir. Fakat hukukun yapılandırılma süreci henüz bitmemiştir. Bugün ardı ardına yayınlanan “istismar” “tecavüz” “ensest” haberlerinden yeni bir hukuk üretileceğinden kimsenin şüphesi olmasın. Artık ev şeffaf hale gelecektir. Byung-Chul Han’ın Flusser’den (1997) aktardığı şu sözler olup biten şeyleri özetlemektedir: “Duvar çatı pencere ve kapıdan oluşan sağlam ev maddi ve gayri maddi kablolarla delik deşik edilmiş çatlaklardan iletişim rüzgarlarının estiği bir harabeye dönmüştür.”. Han şunu ekliyor: “İletişim ve enformasyonun dijital rüzgarı her şeyin içine işler ve her şeyi şeffaf hale getirir.”. İlgilendiği her şeyi bir pazar olarak gören küresel sermaye görünmeyene düşmandır. Çocuklara kadınlara gençlere doğrudan ulaşmayı engelleyen her şeyi “şeffaf olmamak”la canavarlaştırır. Görünmeyen şey kötüdür. “Şeffalık mecburiyeti” der Han “Görünürlüğe tabi olmayan her şeyi şüpheli bulur. Şiddeti buradadır.”. Hukuk hepimizi birer teşhir ürününe dönüştürmek için manipüle ediliyor. Sadece devletin değil toplumun da göremediği her şeye “şüpheyle” bakması tavsiye ediliyor. Yukarıda bahsettiğim araştırmada ailenin “güvenilmez” olarak kodlanması boşuna değildir. Metis Yayınlarından çıkan Pınar İlkkaracan Leyla Gülçür ve Canan Arın’ın yazdığı kitabın adı da bu güvenilmezliği/şüpheyi açıkça yansıtır: Sıcak Yuva Masalı. Ev şeffaflaşana kadar herkes tarafından görülebilir hale getirilene kadar bu şüphe devam edecektir. Han’ın sık sık söylediği gibi: “Şiddet buradadır.” Artık hepimiz şüpheliyiz. Hepimiz sadece olası bir mağdur değiliz aynı zamanda her birimiz olası bir sapık olarak görülüyoruz: Gizleyecek/örtecek/saklayacak bir şeyimizin olması bizi sadece şüpheli hale getirmez aynı zamanda bize yapılacak formel ve informel müdahaleler için esaslı bir gerekçe oluşturur. Neo-liberal kültür sadece kayıt dışı ekonomiyi değil kayıt dışı ilişkiyi de problemli olarak görür. Mahremiyet ya da akrabalık ilişkileri görünür olmamaya gerekçe olarak sunulamaz. Görmek asıldır. Şeffaflık mecburidir. Feministlerin sloganında söylendiği gibi: “Özel olan politiktir.”. Fakat evin şeffaflaşması sadece evi görünür kılacaktır. Tehlike burada bitmez. İçimden geçenler de görünür kılınmalıdır. Michia Kaku Zihnin Geleceğikitabında beynimizin içinden geçenleri görselleştirilebilecek bir makinenin -ilkel düzeyde de olsa- yapılabildiğini bize haber vermektedir. Sonuçta “iyi dokunuşla” “kötü dokunuşu” ayırt edebilecek bir makineye ihtiyacımız var. Niyet de görünebilir olmalıdır. Sorun istismar değildir. Bir şeylerin görünemiyor olmasıdır.[4] Niedzviecki (2010) Dikizleme Kültürükitabında Padme adındaki bir ev hanımının açtığı kişisel bloğu anlatır. Padme kocasıyla yaşadığı her şeyi bloğunda yazmaktadır. Yazmakla kalmamakta kocasıyla yaşadıklarını da videoya kaydedip bloğuna koymaktadır. Bloğunun adı şeffaflık ideolojisinin bir cümlelik anlatımıdır: Karanlık Tarafa Yolculuk. Zaten Padme de 1 milyon 600 bin takipçisinin ardındaki sırrı şöyle açıklıyor: “Pek çok insan şeffaflığımızdan hoşlanıyor.”. Padme’nin anlattıklarında ilginç olan bir şey daha var: Padme kocasını “Efendi” kendisini ise “köle” olarak tanımlıyor. İzleyicileri bu Efendi-Köle ilişkisini merak ediyor. Padme artık bloğuna reklam da almaya başlamış. Şeffaflık dünyamızda ödüllendiriliyor. Han’ın deyimiyle: Şiddet buradadır. Ancak Padme’nin kamuya açtığı hayatını bilmeyen birileri var. Çocuklarının ya da yakınlarının bir gün bloğundan haberdar olmasından korkuyormuş. Padme burada korkmalı mıdır? Ya da kendini ev hayatını ifşa ettiği için suçlu hissetmeli midir? Soruyu şöyle sorarsak cevabı daha kolay bulabiliriz: Şeffaf olmak suç mudur? * Ev/aile bugün kamunun denetimine çoktan açıldı bile. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı 2012 yılında Han’ın bahsettiği maddi kablolardan birini uygulamaya koydu. 18 Ekim 2012 tarihinde “panik butonu” ve “elektronik kelepçe” uygulamaları için Bursa pilot bölge seçilmişti. Bir kaç yıl sonra akıllı telefonlara indirilebilen panik butonu uygulamaları hizmete sunuldu. 1946 yılında ABD Michigan Senatörü Arthur Vandenberg Başkan Truman’a halkını savaşa ikna etmek istiyorsan onların “ödünü patlatmalısın” demişti. Klein buna Şok Doktrini diyor. Korkutulmuş ve şoke edilmiş bir toplum her türlü telkine açık hale gelecektir. Uzmanların “istismarı önlemek için” verdiği nasihatlerden biri çok ilginçtir: Çocuğa en yakınlarının bile vücuduna dokunmaması için eğitim verilmelidir. Frank Furedi Paranoyak Anne-Babalık kitabında tam da bu konuya değinir. Artık bir çocuğun başını okşamak da şüpheli bir şeydir; ebeveyni bile olsanız. Dahası çocuk da en yakınlarını “güvenilmez” olarak algılar. Ne de olsa istismar “en yakından” gelmektedir. İstismarın en yakından gelmesi önemli bir şeydir. “En yakınların” kişiliklerinin ne olduğu “en yakının eyleminin beslenme kaynakları” vs. önemli değildir. Hatta en yakının eyleminin cezalandırılması da asıl değildir. “Ceza” o yüzden tartışılması gereken bir şeydir: İdam olmamalıdır. Eylemden daha çok “en yakın” olmanın önemi vardır. “En yakınlık” olağan şüphelilik demektir. Artık günümüzde amca dayı yeğen olmak riskli bir şeydir; ebeveyn olmak da. En yakınların “uzaklaşması ya da uzaklaştırılmasının” bir kamu meselesi hukuk meselesi haline gelmesi garipsenmemelidir. Ev şeffaflaşana kadar sürekli bir “olay mahalli” muamelesi görecektir. Mekan şeffaflaşacak “olağan şüpheliler” çocuktan uzaklaştırılacaktır. Şeffaflık ideolojisi hedefiyle arasında bir şeylerin olmasına tahammül edemez. “Şeffaflık neoliberal bir aygıttır.” der Hal “Buna karşın gizlilik yabancılık ve ötekilik sınırsız iletişime engel oluşturur. Şeffaflık adına bunlardan kurtulmak gerekir. Şeffaflık insanı camlaştırır. Şiddeti de buradadır. Sınırsız özgürlük ve iletişim topyekûn kontrol ve gözetime dönüşüyor.”. Şiddet tam da buradadır. [1] Bu yazı bir önceki yazının devamı olarak kaleme alınmıştır. (Cinsel İstismar ve Hukukun Manipülasyonu: Amerika) “Cinsel İstismarın Tarihi” başlığı ile biz çocukaile de yayınlandık.) [2] Bu genelgenin ve Türkiye’de konuya ilişkin yayınlanmış başka resmi belgelerin analiz edildiği araştırma raporu için Bkz.: -http://aileakademisi.org/arastirma/turkiyede-ve-dunyada-kadina-siddet-arastirmasi-yayinlandi Diğer raporlar için bkz.: -http://aileakademisi.org/arastirma/arastirma-toplumsal-cinsiyet-esitligine-dayali-politika-uygulayan-uelkelerde-kadin-ve-aile -http://aileakademisi.org/arastirma/aile-politikalari-ve-istanbul-sozlesmesi [3] Bu araştırmada ve Türkiye’de kadına şiddet söyleminde kullanılan diğer istatistiklerdeki manipülasyonları ele alan rapor için bkz.: http://aileakademisi.org/arastirma/turkiyede-ve-dunyada-kadina-siddet-arastirmasi-yayinlandi [4] Bkz. http://www.islamianaliz.com/yazi/istanbul-kids-fashion-ve-yapisal-istismarin-gorunmez-kilinisi-3577#sthash.ILZMAqvs.dpbs Yrd. Doc. Dr. Psikolojik Danışman Mücahit Gültekin Kaynak: http://www.cocukaile.net/kadina-siddet-cinsel-istismar-ve-hukukun-manuplasyonu/ islamianaliz xxxxxx Cinsel İstismarın Tarihi mücahit gültekinCinsel İstismar ve Hukukun Manipülasyonu: Amerika 1955 yılında Amerikan Baro Birliği (ABB) bu araştırmanın sonuçlarına dayanarak Amerikan ceza sistemini değiştirdi. Hem Kinsey’in araştırmalarını hem de ABB’nin çalışmalarını finanse eden isim dikkat çekiciydi: Rockefeller Vakfı. Kinsey’in “sosyal gerçekler” diye sunduğu veriler kelimenin tam anlamıyla kan dondurucuydu. Kinsey’in araştırmasının tarihin en travmatik manipülasyon operasyonlarından biri olduğu anlaşıldığındaysa çoktan iş işten geçmişti. İhsan Eliaçık’ın ve İslami çevrelerde bulunan kimi kişilerin eşcinselliğe ilişkin açıklamaları küresel çapta organize olmuş LGBT hareketlerin etkisini de gösteriyor. Şüphesiz bunda geleneksel “dindar/muhafazakar” algıya duyulan öfkenin payı olduğu gibi bilgi eksikliğinin de payı var. Diğer taraftan basında aralıkları giderek sıklaşan bir şekilde çocuk taciz/tecavüz ve ensest haberleri yer alıyor. Bu haberlerin de yine pek çok kalem tarafından Türkiye’nin yerel/geleneksel dinamikleriyle açıklanmaya ve dindar/muhafazakar çevrelerle ilişkilendirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Her iki konunun da küresel bağlantıları uluslararası hukuka kültürel ve bilimsel hegemonyaya dayalı boyutları göz ardı ediliyor. Halbuki hikayenin bir başlangıç noktası var. * 5 Ocak 1948 sabahı Amerika Birleşik Devletleri halkı bütün dünyadaki “kadın-erkek-çocuk” algısını baştan sona değiştirecek bir araştırmanın yayınlandığını haber aldı. Gazeteler araştırmanın sonucunu“ABD’ye atom bombası düştü!”şeklinde vermişti. Gerçekten de araştırmanın sonuçları bir atom bombası etkisi yaptı; sadece ABD’de değil bütün dünyada. 1953 yılında araştırmanın ikinci versiyonu yayınlandığında Amerika bir kez daha şok geçirdi. Yayınlanan araştırma normal bir araştırma değildi. Bugüne kadar yeryüzünde en çok okunan “akademik” araştırmalardan biri olarak tarihe geçti. 1948 araştırması bir ay içinde beşinci baskısını yapmıştı. Kinsey Raporu o tarihlerde 750 bin satmış ve 20 dile çevirisi yapılmıştı (Türkçe de dahil). Bu ilginin sebebi çok açıktı: İnsanoğlunun cinsel ahlak adına bildiği ne varsa bu araştırma bunların hepsini tek tek yıkıyordu. Kinsey Raporu bunları yıkmakla kalmadı kısa bir süre sonra adına “cinsel devrim” denilen yeni bir hukuk sistemi ve yeni bir dünya yarattı. Araştırmanın ilk etkileri doğal olarak Amerika’da görüldü. O güne kadar Amerikan ceza sisteminde “suç” olarak kabul edilen zina çocuk erotizmi kürtaj evlilik öncesi cinsel ilişki karı-kocaların birbirlerini aldatması ve eşcinsellik suç olmaktan çıkarılacak ve normalleştirilecekti. Araştırmanın sahibi Alfred Kinsey’di. Kinsey “20. yüzyılın ahlakını değiştiren adam” olarak tanımlanıyordu ve kimilerine göre bu yüzyılın en etkili bilim adamıydı. Çünkü 1955 yılında Amerikan Baro Birliği (ABB) bu araştırmanın sonuçlarına dayanarak Amerikan ceza sistemini değiştirdi. Hem Kinsey’in araştırmalarını hem de ABB’nin çalışmalarını finanse eden isim dikkat çekiciydi: Rockefeller Vakfı. Kinsey’in “sosyal gerçekler” diye sunduğu veriler kelimenin tam anlamıyla kan dondurucuydu. Kinsey’in araştırmasının tarihin en travmatik manipülasyon operasyonlarından biri olduğu anlaşıldığındaysa çoktan iş işten geçmişti. Bugün dünyada ve Türkiye’de gerek LGBT gerekse pedofilik olayları “Kinsey Vakası”nı anlamadan doğru bir şekilde kavramak mümkün değildir. Bu yazıda aktaracaklarım rahatsız edici şeylerdir; olmuş ve olmaya devam eden şeyler. * 1977 yılında Judith Reisman isminde bir kadın bir bildiri sunmak üzere Galler’de uluslararası bir konferansa katılır. O yıllarda erotik ve pornografik dergilerde çocukların boy boy resimleri yayınlanmaktadır. Sevgi ve Cazibebaşlığını taşıyan bildirisinde Reisman dergilerde yayınlanan erotik çocuk resimlerini sert bir şekilde eleştirir. Sunumu bitip Londra’ya gitmek üzere trene binecekken Kanadalı bir psikolog yanına gelir ve Reisman’a eleştirilerinde haklı olduğunu söyler. Fakat bütün bu olup bitenlerin nedenini öğrenmek istiyorsan şu kitabı okumalısın diyerek eline bir kitap tutuşturur. Kitap Edward Brecher’in Kinsey hakkında yazılmış olan Cinsellik Araştırmalarıkitabıdır. Reisman şaşırır ve “niçin?” diye sorar. Adam Kinsey ve Pomeroy’la (Kinsey’in araştırma ekibinden diğer bilim adamı) çalıştım. Biri pedofilik diğeri homoseksüeldir der. Reisman “hangisi hangisidir?” diye sorar. “Oku ve kendin bul” der adam. Reisman Amerika’ya varır varmaz kitabı okumaya başlar. Kinsey’in araştırmasında bebeklerin cinsel denekler olarak kullanıldığını okuduğu bölüme geldiğinde buna inanamaz. Yanlışlık olabileceğini düşünür. Kitabı bırakır ve Kinsey’in araştırmasının orijinalini bulur ve karşılaştırma yapar. Brecher’in söyledikleri doğrudur. Reisman şöyle der: “Yıllardır kafamı kurcalayan sorunun cevabını bulmuştum teyzem ve Carrol bir şekilde çocukların doğuştan cinsel arzularının olduğunu Kinsey ve onun öğrencilerinden öğrenmişlerdi.”. Reisman’ın yıllardır kafasını kurcalayan soru 10 yaşındaki kızı tecavüze uğradığında teyzesinin ve arkadaşı Carrol’un bunu nasıl olup da normal karşılayabildikleridir. * 1935 yılında New Jersey’de doğan Judith Reisman geniş bir ailede büyümüş ve güzel bir çocukluk geçirmiştir. Evlenmiş çocukları olmuş ve mutlu bir hayat sürmektedir. Ta ki 1966 yılına gelinceye kadar. O yıl 10 yaşındaki kızı tecavüze uğrar. Hayatının en büyük acısını yaşar. Uzun zaman bunu kimseyle paylaşamaz. Bir gün teyzesiyle konuşur acısını paylaşır ve tecavüzcülere olan öfkesini anlatır. Teyzesinin verdiği cevap kanını dondurur: “Belki kızın kendisi istemiştir. Biliyorsun çocukların doğumlarından itibaren cinsel arzuları vardır.”. Diyecek bir şey bulamaz. Sonra Berkeley’de otururken aynı odayı paylaştığı arkadaşı Carrol’u arar. Carrol’un söyledikleri de sersemleticidir: Neredeyse teyzesinin söylediklerinin aynısını söyler. Birbirini tanımayan bu iki kadının böylesi bir konuda aynı şeyleri söyleyebilmiş olmasının nedenini bir türlü kavrayamaz Reisman. O yıl 31 yaşında olan Judith Reisman (Bugün 83 yaşında) hala devam eden mücadelesine başlar. Fakat sorunun kaynağını bulabilmesi için bir 10 yıl daha kafasındaki sonu gelmez sorularla yaşamaya devam edecektir. Kanadalı psikologun eline tutuşturduğu kitap hayatını adayacağı mücadelesine yeni bir boyut katar. * Alfred Kinsey’in biri 1948’de (Erkekte Cinsel Davranış) diğeri 1953’te (Kadında Cinsel Davranış) yayınlanan araştırmalarını yapmaya götüren süreç Indiana Üniversitesi’nde “evlilik ve cinsellik” konulu bir ders vermeye çağrılmasıyla başlar. Kinsey konuya ilişkin yeterince bilimsel kaynak olmadığını düşünür. 1947’de Üniversite bünyesinde Cinsellik Araştırmaları Enstitüsü’nü kurar. Ancak işin ilginç tarafı Kinsey bir zoologtur. Zihinleri açabilecek soru ise şudur: İnsanların cinsel davranışlarına ilişkin böylesi bir araştırma için niçin bir zoolog tercih edilmiştir? Sue Ellin Browder (2012) bu sorunun cevabını şöyle veriyor: “İnsan cinselliği çalışmasına başlamadan önce Kinsey mazı arısı üzerine dünyanın önde gelen uzmanlarındandı. Zoolog olarak çalışmış biri olarak o cinselliği tamamen fiziksel bir ‘hayvan’ tepkisi olarak gördü. Kitaplarında baştanbaşa sürekli olarak ‘insan hayvana’ (humananimal) atıfta bulunur. Aslında Kinsey’e göre bir cinsel sonuçla bir diğeri arasında ahlaki olarak bir fark yoktur. Ahlaki rölativizme dayanan seküler dünyamızda Kinsey radikal cinsel bir rölativistti. Özgürlükçü antropolog Margeret Mead doğru olarak gözlemlediği gibi Kinsey’in görüşünde bir erkeğin bir kadınla cinsel ilişkiye girmesiyle bir koyunla cinsel ilişkiye girmesi arasında ahlaki açıdan bir fark yoktu.” * Peki Kinsey’in araştırmasının ortaya koyduğu sonuçlar neydi? Bu soruya cevap vermeden önce araştırma öncesi Amerika’daki ceza sisteminin neleri suç saydığına bakalım: *Rıza yaşı; 16-21 idi… *Reşit olmayan bir kızla cinsel ilişkide bulunma 16 eyalette ölümle cezalandırılıyordu. *Tecavüz 18 eyalette ölümle cezalandırılıyordu. *Ayartma yoldan çıkarma baştan çıkarma suçlarına hapis ya da para cezası veriliyordu. *Eşini aldatma suçuna hapis ya da para cezası veriliyordu. *Kürtaj yapmak yasaktı. Kinsey’in araştırmasının ortaya koyduğu sonuçlar ise “başka bir Amerika”dan bahsediyordu: *Erkeklerin %85’i evlilik öncesi cinsel ilişki yaşamıştı. *Erkeklerin %69’u fahişelerle birlikte oluyordu. *Erkeklerin %50’si eşini aldatıyordu. *Erkeklerin %10-37’si eşcinsel ilişki yaşıyordu. (Bu veri daha sonraları LGBT hareketlerin sıklıkla kullandığı bir veri olacaktır) *Kadınların %50’si evlilik öncesi cinsel ilişkide bulunmuştu. *Kadınların %26’sı eşini aldatıyor %50’si ise aldatmayı istiyordu. *Evli olmayan hamile kadınların %87’si evli olanların ise %25’i kürtaj yaptırmıştı. Ancak Kinsey Raporu’nu sadece manipülatif bir araştırma olmaktan çıkarıp kriminal bir olaya dönüştüren şey “Tablo30-34 Vakası” olarak bilinen tablolarda ortaya konulan verilerdi. Araştırma gerçekten de korku filmini aratmayacak şeylerden bahsediyordu. * Judith Reisman Kinsey’in araştırmasını nefes nefese okurken araştırmanın 180. sayfasına geldiğinde nefesi bir anda kesildi. Tablo 30-34 arasındaki bulgularda bebeklerin (çocukların değil) orgazm sürelerinden bahsediliyordu. Tabloların ilk sütununda deneklerin yaşları veriliyordu; ilk deneğin yaşı iki aylıktı! 3 aylık 4 aylık 5 aylık 8-9-10-11 ve 12 aylık toplam 28 bebek! Tablo çocukların orgazm olma sayılarını veriyordu. Kinsey Raporu çocukların %100’ünün doğumdan itibaren cinsellik taşıdığı ve cinsel eğitim görmeye ihtiyaçları olduğunu söylüyordu. Aradan 30 yıla yakın bir süre geçmişti. Kinsey’in raporu dünyayı kasıp kavurmuş “bilimsel gerçekler” olarak dünyanın dört bir yanına pazarlanmıştı. Reisman bir yerlerde bir şekilde bu tablolardaki dehşet yer almış olmalı diye düşündü. “Kinsey’le ilgili yüzlerce pozitif makale okudum.” diyordu Reisman “Ama hiç bir yerde bu tablo ve grafiklerle ilgili en küçük bir eleştiriye rastlamadım.”. Reisman’ın zihninde yankılanan soru çok netti: Bu çocukları nereden buldunuz ve bu çocuklar/bebekler kim? Bu bebekleri böylesi iğrenç bir çalışmanınkonusu yapma yetkisini kim nasıl verdi? Bu soru onu Kinsey Raporu’na ilişkin başka karanlık gerçeklere götürdü. Kinsey’in araştırmasında kullandığı 4500 erkek örneklemden 1400’ü cinsel suçlar işlemiş deneklerden oluşuyordu! Dahası Kinsey 18 bin kişi ile görüşmüş ancak kurgusuna uymayan verileri temizlemişti. İstatistik biliminin öncü isimlerinden John W. Tukey sonraları Kinsey raporunu “örneklemin random olmaması” sebebiyle sert bir şekilde eleştirecek “3 kişilik random bir seçim Kinsey’in seçtiği 300 kişiden daha iyidir.” diyecekti. * 1953 yılında Kinsey’in ikinci raporu yayınlanmıştı. Reisman aynı yıl Playboydergisinin yayınlanmaya başlandığını öğrendiğinde zihnindeki bulanıklık giderek netleşmeye başladı: Amerika’daki fuhuş endüstirisi Kinsey Raporu’na dayanarak oluşturulmuştu. Fakat bu endüstrinin yasal bir dayanağa ihtiyacı vardı. Kinsey Raporu’nun bir hukuka dönüşmesi ise 1955 yılında gerçekleşecekti. Kinsey’in yukarıda aktardığımız bulguları Amerika’da şok etkisi yarattı çünkü (yine yukarıda ifade ettiğimiz gibi) Kinsey’in “bulduğu” şeylerin hepsi Amerikan yasalarına göre suçtu. Kinsey’in araştırmasından sonra Amerikan medyası şunu söylemeye başladı: “Ceza sistemimiz sosyal gerçeklikle uyumlu değildir. Eğer bu ceza sistemine dayanarak hareket edersek toplumun neredeyse tamamını hapse atmamız ya da öldürmemiz gerekecek. Normal ve anormal kavramları nedir? Normu toplum belirler toplumsal gerçeklik belirler. Toplumsal gerçeklik ise Kinsey raporunda bilimsel bir şekilde ortaya konulmuştur.”. Bu yargı ABD medyasında vurgulu bir şekilde işlendi ve ABD hukuk sisteminin değişmesi için geniş bir propaganda başlatıldı. O yıllarda manşetlerin %70’i bu konuya ilişkindi. Kinsey’in raporları yayınlanana kadar ABD’de Common Lawdenilen hukuk sistemi cariydi. Bu araştırmalardan sonra Model Penal Code (MPC) denilen bir sistem getirildi. Judith Reisman şöyle demektedir: “Bizim yasa ve geleneklerimiz tamamen aileyi korumak için yapılandırılmıştır. Baba ailenin temelidir. Kinsey raporundan sonra işler değişmiştir.” Franck Horak ise 1950’de İllinois Law Review’de yayınlanan yazısında: “Kinsey raporunun temel etkisi ceza yasaları üzerinde olacaktır. Savunma avukatları Kinsey’in raporunu kaynak göstereceklerdir.”diyecektir. Browder’in 2012’de Crisis dergisinde yayınlanan yazısında Kinsey’in önemli savunucularından hukukçu Morris Ernst’ten yaptığı aktarım bilimsel araştırmaların hukukun yeniden inşa edilmesindeki rolünü çarpıcı bir şekilde açıklamaktadır: “‘Kanun yapmanın iki ayağı olduğunu hatırlamalıyız’ diyordu Ernst. Birincisi ‘gerçekleri bulmak’ (bu Kinsey’in işiydi) diğeri de mahkemede bu bulgulara başvurmak (bu da Ernst’in işiydi).”. Öyle de olmuş ve MPC Amerikan Hukuk Enstitüsü tarafından geliştirilmiş ve 1955 yılında Amerikan Baro Birliği tarafından adaptasyonu yapılmıştır. * Reisman gerçekleri yakaladıkça mücadele şevki arttı. Toplumu uyandırabileceğini düşünüyordu. Dünyadaki ahlaki çöküşün kaynağını bütün bir insanlığa gösterecekti. Ama öyle olmadı. Reisman mücadelesine başladıktan sonra sert bir sansürle karşılaştı. Reisman’ın feryadı sessizlikle boğulmaya çalışıldı. 1981 yılında 50. Dünya Cinsellik Kongresi’ne gitti. Orada Tablo 30’dan 34’e kadar olan bulguları gösterdi. Meslektaşlarımın bu tablolardan benim kadar sarsılacaklarına emindim diyor Reisman. Fakat salondan çıt çıkmamıştı. O anı şöyle anlatıyor: “Sunumumu kesip seyircilere baktım. Salon tamamen sessizliğe gömülmüştü. Sonunda uzun boylu sarışın Nordik tipli birisi kalktı ve şöyle dedi: ‘Ben İsveçli bir gazeteciyim ve şimdiye kadar hiç böyle bir konferansta konuşmadım. Benim işim bu değil. Fakat size ne oluyor probleminiz nedir? Bu kadın biraz önce bu odanın üstüne bir atom bombası attı ve siz hiç bir şey sormuyorsunuz hiç bir şey söylemiyorsunuz.'” O yıldan sonra da dünya susmaya devam etti. Halbuki Reisman Kinsey Raporu ve MPC sisteminden sonra dünyadaki değişen tabloyu verilerle ortaya koyuyordu: *1969-1999 arasında tecavüz %340 artmıştır. *1955-1994 arasında 10-14 yaş grubunda cinsel yolla bulaşan hastalıklar %200 artmıştır. *1955-1998 arasında single parent (Başka bir erkekle/kadınla birlikte olmuş tek başına kalan kadın/erkek) oranı %213 artmıştır. *1951-1996 arasında genç kızların (15-19 yaş arası) çocuk doğurma oranı %215 artmıştır. *15 yaş altı kızların çocuk doğurma ya da düşürme oranı %150 artmıştır. *Çocukların cinsel istismarında %15 866 artış olmuştur. 1976’da çocukların cinsel amaçlı kullanımı 2 bin 32 iken bu rakam 1999’da 324 bin 400’e çıkmıştır. *2000 yılında yapılan bir çalışma cinsel suçların en fazla kurbanının çocuklar olduğunu göstermektedir. 5 yaş altı çocukların oranı: %10; 5-11 yaş arası çocukların oranı %37; 12-17 yaş arası %19. * Kinsey raporundan sonra LGBT hareketler ABD’de örgütlenmeye başladılar ve giderek güçlendiler. 1973 yılında Amerikan Psikiyatristler Birliği (APA) eşcinselliği psikiyatrik hastalıkların sınıflandırıldığı DSM’den (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorder) çıkardı. Bugün kimsenin sözünü etmek istemediği bir gerçek de eşcinselliğin DSM’den nasıl çıkarıldığıdır. LGBT hareketler APA kongresini basmışlar ve eşcinselliği hastalık olmaktan zorla çıkarttırmışlardı. Bu eyleme ise “kültürel gerilla hareketi” adı verilecekti. Fakat bundan daha önemli olan bir gerçek daha vardır ki o da pedofilik hareketlerin uzun yıllar LGBT organizasyonları truva atı olarak kullanmasıdır: Kinsey Raporu’yla birlikte sadece LGBT hareketler değil pedofilik hareketler de meşrulaşma fırsatı elde etmişlerdi. Gerçek şuydu ki LGBT hareketlerin pedofilik hareketlerle bir kader birliği vardı. Bu ilişkinin anlaşılması oldukça önem taşır. Kinsey’in ilk raporundan sonra önemli bir gelişme olmuştu. 1950 yılında LGBT hareketlerin öncüsü olanMattachine Society kuruldu. LGBT hareketler yer altından çıkmaya başlamıştı. Örgütün kurucusu Harry Hay eşcinselleri açıktan savunan ilk manifestosunu Kinsey’in raporunun yayınlandığı yıl 1948’de yapmıştı. LGBT hareketin tarihi açısından oldukça önemli bir isim olan Harry Hay aynı zamanda bir pedofilikti ve pedofilik bir organizasyon olan NAMBLA’nın (North American Man-Boy Love Association) destekçisiydi. Onlar LGBT ve pedofilik hareketlerin mücadeleye birlikte başladığını ama sonrasında LGBT hareketlerin sosyal baskıya boyun eğerek pedofilikleri yarı yolda bıraktıklarını düşünüyorlardı. Gerçekte bu düşünce tam doğru değildi. Doğru değildi çünkü LGBT hareketlerin uluslararası çatı örgütü olan ILGA (International Lesbian and Gay Association) 1993 yılına kadar çatısı altında NAMBLA gibi pedofilik örgütleri de barındırıyordu. ILGA BM’den danışmanlık statüsü almıştı ve bütün dünyada özgürce örgütlenebiliyordu. Fakat Amerikalı Senatör Jesse Helms ILGA’nın çatısı altında pedofilik örgütlerin olduğunu açığa çıkardı. Bunun üzerine BM ILGA’nın danışmanlık statüsünü askıya aldı. ILGA danışmanlık statüsünü yeniden alabilmek için daha sonraları bir kaç kez BM’ye başvurdu. 2006’daki başvurusunda 9 ülke red oyu verirken çekimser kalan iki ülkeden birinin Türkiye olması ilginçtir. * Bir sonraki yazımızda Amerika’daki yapısal dönüşümün dünyaya ve Türkiye’ye nasıl pazarlandığına ilişkin gelişmeleri anlatmaya çalışacağız. Yrd. Doc. Dr. Psikolojik Danışman Mücahit Gültekin Kaynak: http://www.cocukaile.net/cinsel-istismarin-tarihi/ islamianaliz xxxxxx Aile Hakları Basın Açıklaması: 28 Nisan Cumartesi saat:14 Araştırma Kültür Vakfı konferans salonu http://akv.org.tr/ Konular: EYS Ebeveyn Yabancılaşma Sendromu Velayet nafaka hapsi sürekli nafaka 6284 aile reisliği mal rejimi ortak velayet ve çocuk icrası Aile Hakları Forumu: 5 Mayıs Cumartesi Saat:14 Araştırma Kültür Vakfı konferans salonu http://akv.org.tr/ Davet edilecekler Listesi: Dr. Erkut Erdoğan EYS-Ebeveyne Yabancılaşma Sendromu Sema Maraşlı 6284 İftira Av. Muhammet Emin Özkan Nafaka-Miras- Mal Rejimi Av. Mehmet Ali Gültekin Velayet Abdurrahman Dilipak Aile Medya Ahmed Ağırakça islamda aile hukuku Muhsin Yılmazçoban cinsel istismar erken evlilik Mücahid Gültekin Şiddet Sefa Saygılı Çocuk ve aile psikolojisi Adem Çevik Çocuk İcrası Aile Reisliği M. Ali Gültekin Velayet Orhan Çeker ailehaklari.org iyilik.org.tr adaletplatformu.org cocukhaklari.org aileplatformu.org Tel:+905322033274 +905327036115 ailehaklari@gmail.com organizasyon: AİLE HAKLARI DÜNYA ÇOCUK HAKLARI DERNEĞİ ADALET PLATFORMU İYİLİK İNSAN HAKLARI DERNEĞİ DESTEKLEYENLER: AKV-SEKAM İMKANDER GENÇOSMAN VAKFI UMRANVAKFI MAĞDUR HAKLARI HUKUKCULAR DERNEĞ

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Kültür Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
FOTO GALERİ
  • Bebişler
    Bebişler
  • Yurdum İnsanı
    Yurdum İnsanı
  • ibret
    ibret
  • hayat
    hayat
  1. Bebişler
  2. Yurdum İnsanı
  3. ibret
  4. hayat
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • Aileyi koruyamazsak devletimiz de yıkılır
    Aileyi koruyamazsak devletimiz de yıkılır
  • aileyi yıkan 6284 kalkmalı
    aileyi yıkan 6284 kalkmalı
  • Kur'an'da Aile ve Önemi | Hikmet Çalışmaları
    Kur'an'da Aile ve Önemi | Hikmet Çalışmaları
  • muhacirleri ölüme göndermeyin
    muhacirleri ölüme göndermeyin
  • Muhacirlerin Sorunları
    Muhacirlerin Sorunları
  • Kuranı Düşünerek Anlayarak OKU
    Kuranı Düşünerek Anlayarak OKU
  1. Aileyi koruyamazsak devletimiz de yıkılır
  2. aileyi yıkan 6284 kalkmalı
  3. Kur'an'da Aile ve Önemi | Hikmet Çalışmaları
  4. muhacirleri ölüme göndermeyin
  5. Muhacirlerin Sorunları
  6. Kuranı Düşünerek Anlayarak OKU
VİDEO GALERİ
YUKARI